Bir Cümleyi Bitirmeden
3 dakika okuma
Bazen bir cümle, söylenecek şey hazır olduğu için değil, susmanın süresi dolduğu için biter. Ekranın karşısında otururken bunu daha sık fark ediyorum. Kelimeler sıralanmış, anlam kabaca yerinde, ama kapanmak için güçlü bir gerekçe yok. Yine de nokta konuyor. Çünkü bir yerde durmak gerekiyor ve durmak, her zaman düşünülerek seçilmiyor.
Yazmanın zorluğu, çoğu zaman ne söyleyeceğini bilmemekten gelmez. Asıl güçlük, söylemeye hazır olduğun şeyi biraz daha tutabilmektedir. Erken biten cümleler düzgün görünür. Eksik olan, onların düzgünlüğünün altında kalır. Okur bir pürüz hissetmez. Hissetmemesi, metnin tamamlandığı anlamına gelmez.
Bir yazıya başlarken elimde genellikle bir sahne vardır, bir fikir değil. Mutfaktaki ışık, otobüste yan koltukta uyuyan biri, yıllar önce duyup o gün anlamadığım bir laf. Bunları bir düşünceye bağlamak isterim. Bağlayamasam da yazmaya devam ederim. Bağlantı bazen sonda gelir, bazen hiç gelmez. Gelmemesi de bir sonuçtur. Her metin bir hükme varmak zorunda değil.
İyi bir cümle, okuru ikna etmek için acele etmez. Önce yanında durmasına izin verir.
Erken konan nokta
Bunu bir kural gibi söylemek istemem. Kurallar yazıyı temizler, ama bazen de canlı olanı kesip atar. Yine de şunu fark ettim: aceleyle kapanan paragraflar, okurun kendi boşluğunu doldurmasına yer bırakmıyor. Her şey açıklanınca metin şişiyor. Ağırlaşmıyor. Ağırlık başka bir şeydir. Ağırlık, bir ayrıntının yerinde durmasından gelir. Yerinde duran şey, hemen bir işe yaramak zorunda değildir.
Geçenlerde eski bir defteri karıştırdım. Kenara yazılmış yarım cümleler vardı. «Annem kapıyı çalmadan içeri girmezdi, çünkü…» Cümle orada kesilmiş. Çünkü’sünün arkasını o gün yazmamışım. Şimdi tamamlasam, o günkü tereddüdü silmiş olurum. Bazı cümleler bitmemek için bırakılmış olabilir. Bunu o zaman bilmiyordum. Defter bunu benden daha iyi hatırlıyor.
O yarım cümlenin etrafında başka notlar da vardı. Bir otobüs saati, bir market listesi, altı çizilmiş ama nedenini unuttuğum bir kelime. Yazı ile günlük arasındaki sınır o sayfalarda silinmiş. Bunu bir dağınıklık saymıyorum. Yazının ham hâli çoğu zaman böyle duruyor: bitmiş bir parçanın yanında, henüz ne olacağı belli olmayan bir iz.
Yazarken kendime sorduğum soru zamanla değişti. «Bu doğru mu?» hâlâ önemli. Ondan önce şunu soruyorum: «Bunu şimdi bitirmem gerekiyor mu?» Gerekiyorsa bitiriyorum. Gerekmiyorsa cümle biraz daha açık kalıyor. Okur, o açıklığın içinde kendi cümlesini kurabiliyor. Bu, işi okura devretmek değil. Birlikte durulabilecek bir yer bırakmak.
Okuduğum bazı yazılarda her paragraf bir kapı kapatıyor. Bilgi veriliyor, sonuç bağlanıyor, sıradaki bölüme geçiliyor. Açıklayıcı metin böyle işler. Benim uğraştığım yazı ise biraz daha fazla boşluk istiyor. Boşluk, tembellik değil. Okurun kendi deneyimini yanına koyacağı bir aralık. Bunu abartınca da yazı dağılır. Her cümle yarım kalırsa ortaya bir metin değil, bir mazeret çıkar. Denge tam burada: hem bitmiş cümleler hem de bilerek açık bırakılmış bir kenar.
Bir de ses meselesi var. Yazı yüksek sesle okunduğunda nefesin yetip yetmediği anlaşılıyor. Cümle çok uzunsa nefes kesilir, çok kısaysa tempo yapaylaşır. Masada düzgün görünen bir paragraf, sesli okuyunca tökezleyebiliyor. Bitirmeden önce bir kez sesli okurum. Kimse duymaz. Kulağın takıldığı yer, genellikle gözün de takılacağı yerdir. Defterdeki yarım cümleyi de tamamlamamaya karar verdim. Olduğu gibi duruyor.
Bitirmek de bir tercihtir. Her yazı bir gün kapanır, yoksa yayımlanmaz. Kapandığı yer, her şeyin söylendiği yer olmak zorunda değil. Söylenmemiş bir şey kalsın. O kalan şey, bazen metnin asıl yükünü taşır. Noktayı oraya, biraz geç koyarım. Erken koyduğum günler de oluyor. O günlerin yazısını ertesi sabah anlıyorum. Cümle düzgün, ama acele etmiş.