Pazar Sabahı Mutfakta
3 dakika okuma
Pazar sabahları mutfak, haftanın diğer günlerine benzemez. Çaydanlık daha geç kaynar, çünkü kimse saate bakmaz. Ekmek dilimlenirken kırıntılar masada kalır. Onları hemen silmek gelmez içimden. Hafta içi bu dağınıklık bir ihmal sayılır. Pazar günü, kısa bir süre için, öyle sayılmaz.
Pencerenin önündeki sandalye yıllardır aynı yerde. Oturunca avluyu görürsün, sokağı değil. Bu ayrım sabahları işe yarar. Sokak insan ister, avlu sadece bakmanı. Karşı dairenin perdesi aralık. İçeride birinin dolaştığını bilirsin, kim olduğunu merak etmezsin. Bu mesafe iyi gelir.
Kahvaltı bu evde uzun sürmez. Peynir, domates, çay. Bazen zeytin kalmamıştır, yerine başka bir şey konmaz. Eksik olanın yerine hemen bir şey koyma alışkanlığı, mutfakta da hayatta da aynı yerden geliyor. Pazarları buna direnmek daha kolay. Domates varsa domates yenir.
Küçük bir sabahın değeri, içine bir program sığdırılmamasından gelir.
Radyoyu açtığım olur. Konuşan biri varsa kısarım. Müzik kalsın, haber kalmasın. Haber haftanın geri kalanında zaten beni buluyor. Pazar sabahı, bulunmak istemediğim kısa bir aralık. Bunu bir kaçış olarak görmüyorum. Bir eşik olarak görüyorum. Eşikten sonra gün başlar, telefon çalar, birine söz verilmiş olur.
Kapıya vuran
Geçen pazar komşu kapıya vurdu, tuz istedi. Konuşma iki dakikayı geçmedi. Kapı kapanınca mutfak yine sessizdi, ama sessizlik biraz değişmişti. Birinin uğramış olması sabahı bölmedi. Tam tersine, evin bir mahalle içinde durduğunu hatırlattı. Bunu unutmak kolay. Özellikle üst katlarda, asansörle inip çıkan bir hayatta.
Tuzluğu geri verirken kapıda bir an durduk. Hava serindi. Karşı balkonun demirinde bir bez asılıydı, rüzgâr onu ağır ağır oynatıyordu. Konuşacak başka bir şey aramadık. Aramamız da gerekmiyordu. Bazı komşuluklar, uzun sohbetle değil, küçük bir eksik tamamlanınca kuruluyor.
Çayı ikinci kez demlerken aklıma genellikle yazı gelir. Masa başında değil, burada. Cümle kurmam. Sadece hangi yazının beni beklediğini bilirim. Bazen hiçbir yazı beklemez. O zaman bulaşıkları yıkarım, pencereyi aralarım, dışarı çıkarım. Pazarın boşa geçmesi diye bir şey olduğuna inanmıyorum. Boş görünen saat, haftanın geri kalanını taşıyan saat olabiliyor.
Mutfakta geçen bu saat, haftanın planı değildir. Plan başka yerde kurulur: işler, sözler, yetişmesi gereken bir şey. Burada kurulan şey daha küçüktür. Çayın ikinci demi, ekmeğin kenarının kurumuş olup olmadığı. Bunlar yazıya doğrudan girmez. Yine de yazının sabahki hâli, bu küçük kararların temposunu taşır. Bazen telefon çalar. Açmam. Kapı komşuya açıktı. Telefon bir saat daha kapalı kalabilir. Herkese her an açık olmak, kimseye gerçekten açık olmamakla sonuçlanabiliyor.
Pencereyi aralayınca içeri ekmek kokusu ve biraz da sokak girer. Avlu hâlâ gölgededir. Karşıda biri saksıyı çevirir, su verir, içeri döner. Bu hareketi daha önce de gördüm. Görmüş olmak onu önemsiz yapmaz. Tekrar, bir mahallede güvenin sessiz biçimidir. Kahvaltı bitince masada bir süre daha otururum. Kalkmak için sebep aramam. Sebep kendiliğinden gelir. Yazı da bazen böyle başlar.
Öğlene doğru mutfak eski hâline döner. Masa silinir, sandalye yerine itilir, gün hızlanır. Yine de o ilk saatin izi kalır. Akşam yazıya oturduğumda cümleler, sabahki tempoyu az çok hatırlar. Hatırlamazsa metin sertleşir. Bunu silgiyle değil, ertesi pazar düzeltirim.