İçeriğe geç
Lokman Serdar
Tüm yazılar

Toplum

Herkesin Bir Fikri Olduğu Yer

3 dakika okuma

Bir haber daha tamamlanmadan yorumu hazır oluyor. Ekranda birkaç satır, altında yüzlerce cümle. Kim haklı, kim suçlu, ne yapılmalı. Sanki anlamak için beklenen süre, çoktan ayıp sayılmış. Bu hızın içinde duran kişi ilgisiz görünüyor. Oysa bazen ilgisizlik değil, ölçmek için bekliyordur.

Toplu halde fikir üretmek yeni değil. Kahvede de olur, sofrada da. Yeni olan, fikrin görünür olma zorunluluğu. Söylemezsen yoksun. Eski bir tartışmada susmak, bir tavır olabilirdi. Şimdi susmak, çoğu zaman bir boşluk olarak okunuyor. Boşluk doldurulmadan duramıyor.

Bunun bir bedeli var. Her konuda hemen konuşan kişi, bir süre sonra kendi sesini de ayırt edemez oluyor. Hangi cümle düşündüğü için kurulmuş, hangi cümle sırada kalmamak için. Bu ayrım silindiğinde yazı da konuşma da inceliğini kaybeder. Her şey aynı tonda çıkar: kesin, hızlı, biraz öfkeli.

Bir fikrin değeri, ne kadar çabuk söylendiğiyle ölçülmez. Ne kadar yerinde durduğuyla ölçülür.

Yazının temposu

Bunu söylemek, kamu işlerine sırt çevirmek anlamına gelmiyor. Tam tersi. Toplumun içinde olan biten, yazının malzemesidir. Ama malzeme, daha soğumadan kalıba dökülürse kırılgan olur. Bir olayı o gün anlamak başka, o gün ilan etmek başka. İlan etmek kolay. Anlamak, çoğu zaman ertesi günün işidir. Bazen ertesi ayın.

Çevremde buna direnen insanlar var. Bir konuyu açtığımda hemen taraf tutmuyorlar. «Biraz daha bakalım,» diyorlar. Bu cümle eskiden sıradan bir ihtiyatdı. Şimdi neredeyse bir lüks. Yine de o ihtiyat olmadan ortak bir söz kurmak zorlaşıyor. Herkes kendi cümlesini bağırınca ortaya bir konuşma çıkmıyor. Üst üste binmiş sesler çıkıyor.

Geçen ay mahallede bir tartışma koptu. Kısa sürdü, ama akşama herkes ne olduğunu anlatır hâle gelmişti. Anlatılanlar birbirini tutmuyordu. Biri kapının önünde durmuş, biri pencereden bakmış, biri de hiç görmeden duymuştu. Üçü de emindi. Emin olmak, görmüş olmayı gerektirmiyordu. Bunu fark edince kendi yazılarıma da şüpheyle baktım. Ben de bazen pencereden baktığım şeyi, kapının önündeymişim gibi yazıyorum.

Yazının burada bir görevi olduğuna inanıyorum. Bağırmak değil, tempoyu biraz düşürmek. Bir olayı adıyla çağırmak, sonra yanına ikinci bir cümle koymadan önce durmak. Okur da o durakta nefes alabilsin. Fikir, bu nefesten sonra gelse daha sağlam duruyor. Aceleyle kurulan kesinlik, ertesi gün başka bir kesinliğe yerini bırakıyor. Yerinde duran cümle ise kalıyor.

Hızlı fikir sadece ekranda değil, sofrada da var. Birisi daha cümlesini bitirmeden diğeri cevabı yapıştırıyor. Cevap hazır olduğu için değil, boşluk kalmasın diye. O boşlukta düşünce değişebilir. Değişmesin isteniyor. Konuşma bir yarışa dönüyor. Yarışı kazanan, en doğru olan değil, en erken bağıran oluyor. Buna bütünüyle karşı çıkmak da kolay bir tavır. «Ben konuşmam, yazarım» demek, aynı kesinliğin daha yavaş bir hâli olabilir.

Yazı da acele kesinlik üretebilir. Üstelik yazının kesinliği, konuşmanınkinden daha uzun yaşar. Bu sayfadaki cümleler silinebilir, ama silinene kadar birinin karşısına çıkar. O yüzden daha dikkatli olmak gerekir. Bir olayı yazmadan önce kendime üç soru soruyorum. Gördüm mü, duydum mu, yoksa sadece tekrar mı ediyorum? Üçüncüsüyse bekliyorum. Beklemek, taraf tutmamak değildir. Tarafı, gördüğüm yerden kurmaktır.

Susmak da bir yazı biçimi olabilir, ama bu sayfa susmak için değil. Burada durmak, konuşmamak anlamına gelmiyor. Daha yavaş konuşmak anlamına geliyor. Yavaş konuşan kişinin sesi kısık sanılır. Değildir. Sadece bağıranların arasında, duyulması için biraz daha dikkat ister.

Diğer yazılar