Yavaşlamak Bir Kaçış Değildir
3 dakika okuma
Yavaşlıktan söz edilince akla genellikle bir kenara çekilmek gelir. Şehri bırakmak, telefonu kapatmak, her şeyden uzak bir yer. Bu hayal anlaşılır. Ama yavaşlık, uzaklığa muhtaç değildir. Kalabalık bir odada da yavaş olunabilir. Asıl mesele, yapılan işin süresini onun hakkını verecek kadar uzatabilmektir.
Bir yazıyı aceleyle bitirdiğimde, bitmiş görünür. Cümleler yerindedir, imla düzelmiştir, başlık konmuştur. Eksik olan tempo değilmiş gibi gelir. Sonra ertesi gün okurum ve görürüm: her paragraf bir sonrakine yetişmeye çalışmış. Metin yürümüyor, koşuyor. Okur da koşmak zorunda kalıyor. Koşarak okunan yazı, aklında bir iz bırakmadan biter.
Yavaşlamak, işi ertelemek de değil. Ertelemekte bir kaçınma vardır. Yavaşlıkta ise kalmak vardır. Masanın başında oturup bir paragrafı ikinci kez okumak, bir kelimeyi değiştirip sonra geri koymak, bu kaçınma sayılmaz. Bu, işin içindedir. Zanaatin temposudur. Ekmek acele pişmez diye fırını suçlamayız.
Yavaşlık, hayattan geri durmak değildir. Bir işe, o işin istediği süreyi vermektir.
Bunu her gün başardığımı söyleyemem. Yetişmesi gereken işler var, söz verilmiş saatler var. O saatlerde hız makul. Makul olmayan, hızın her yere taşınması. Bir mektup da, bir yazı da, bir insanı dinlemek de aynı tempoda yapılmamalı. Her birinin kendi süresi var. O süreyi kısaltınca ortaya bir şey çıkıyor, ama o şey incelmiş oluyor.
Takvimde görünmeyen saat
Yavaşlığın bir de görünmeyen tarafı var. Dışarıdan bakınca boş durmak gibi. Otobüs durağında bir cümleyi zihninde tekrar etmek, yürürken bir paragrafın nerede kırılacağını düşünmek. Bunlar takvimde yer kaplamaz. Yine de yazının asıl kısmı bazen burada kurulur. Masa başına oturduğumda işin bir bölümü çoktan olmuş olur.
İnsanlara «meşgulüm» demek kolay. «Bir cümleyi düşünüyorum» demek kolay değil. İkincisi ciddiye alınmıyor. Oysa ikisi de vakit ister. Hatta ikincisi, birincisinden daha kolay bölünür. Bir bildirim, düşünülmekte olan cümleyi dağıtmaya yeter. Dağılan cümle her zaman geri gelmez. Bu yüzden yavaşlığın bir de korunması gerekir. Kapıyı kilitlemek değil. Kısa bir süre, bölünmemeyi seçmek.
Kaçmak istediğim günler de oluyor. Bunu inkâr etmenin anlamı yok. Ama kaçışı yavaşlık diye adlandırmak, ikisine de haksızlık. Kaçış bir kapıyı kapatır. Yavaşlık, kapıyı aralık bırakıp içeride daha dikkatli bakmaktır. Benim yazıdan beklediğim de bu bakış. Hızlı bir hüküm değil, yerinde duran bir dikkat.
Hızın övüldüğü bir dönemde yavaşlıktan söz etmek, biraz savunmada durmak gibi geliyor. Değil. Bir iş yetişecekse yetişir. Vazgeçtiğim şey, her işin aynı sürede bitmesi gerektiği düşüncesi. Bir fatura ile bir yazı aynı günün içinde durabilir. Aynı tempoda durmak zorunda değildir. Bunu anlatırken hazır bir öğüt de çıkmasın istiyorum. Öğüt, deneyimin yerine geçince yazı incelir. Söyleyebileceğim daha dar: bazı metinler aceleyle kapanınca bozuluyor.
Masa başında geçen sürenin bir kısmı görünürde verimsizdir. Paragraf silinir, başka bir yerden başlanır, eski cümle geri gelir. Dışarıdan bakınca bir şey olmamıştır. İçeride ise metin yerini bulmuştur. Bu saati takvimde göstermenin bir yolu yok. Olmaması da iyi. Her şey ölçülünce, ölçülemeyen iş küçümseniyor. Yavaşlığın bir bedeli de var: yetişmeyen bir iş, ertelenen bir cevap. Onu örtmek dürüst olmaz. Ben o hesabı yazının lehine kuruyorum.
Okurdan da aynı şeyi istemek haddime düşmez. Herkesin vakti kendine. Yine de bu sayfadaki metinler, kaydırılarak geçilsin diye kurulmuyor. Bir paragraf bitince diğeri hemen bağırmaz. Arada küçük bir boşluk vardır. O boşluk, yavaşlığın sayfadaki hâlidir. Orada durmak da okumaktır.